DOKTORLUK DEDİĞİN...

DR. SADIK ÖZEN

info@sadikozen.com

Geçmişten günümüze Vakıflar

Ülkemizde, 2002 yılında başlayan yeni siyasi dönemin ilk yıllarından hemen sonra; Cumhuriyet’in kuruluşu ile yeniden düzenlenmiş ve Lozan Antlaşması’na dayalı olarak çıkarılan yasalarla yeni bir çeki düzen verilmiş olan Vakıflar Yasası, büyük bir hızla ülke gündemine taşınmıştır. Nedeni, Avrupa Birliği Devletleri’nin, ülkemizdeki ve ülkelerindeki Gayri Müslüm insanların, sözüm ona haklarının korunmasına yönelik dayatmalarıdır.

 

Bu girişim bir anda büyük tartışmalara neden olmuş, ancak iktidar partisi elindeki oy çokluğuna dayanarak, yeni yasayı dilediği şekilde çıkarmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, aynı zamanda deneyimli ve saygın bir hukukçu olarak konuya büyük bir duyarlılık göstermiş ve bu yasa taslağının ülke çıkarlarına ters düşen bazı maddelerinin yeniden gözden geçirilmesi için TBMM’ne iade etmiştir. (Yıl: 2006)

 

Ancak, iktidar partisi, konuyu iki yıl sürüncemede bıraktıktan sonra, Sayın Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı süresinin doluşuyla yeniden TBMM’ne getirmiş ve kamuoyundaki tepkiler ve muhalefetin itirazlarına rağmen üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan ilk sunuluş şekliyle kabul edilmiş ve böylece Avrupa Birliği Devletleri memnun bırakılmıştır. (Yıl: 2008)

 

Bu yasanın çıkışının ardından T.C Devleti aleyhine birçok davalar açılmıştır ve bu davalar halen devam etmektedir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti, çıkarılan bu yasa ile siyasi ve ekonomik yönden büyük bir tehdit altındadır. Zira bu yasa ile Lozan Antlaşması delinmiş, bazı hükümleri tartışılır hale gelmiş, bazı hükümleri ise otomatik olarak yürürlükten kalkmıştır.

 

Vakıflar, İlk olarak Anadolu Selçukluları tarafından kurulmuş, daha sonra gelen Türk ve İslam Devletleri dönemlerinde kurulan yeni vakıflarla alan daha da genişletilmiştir. En büyük gelişimini Osmanlı İmparatorluğu döneminde göstermiştir.

 

Vakıflar fakir insanlara yardım amacıyla kurulmuşlardır. Bu vakıflarla, Türk ve İslam dünyasında, toplum düzeninin korunması sağlanmaya çalışılmıştır.

 

İmaret, cami, mescit, türbe, medrese, mektep, han, hamam, bedesten, kervansaray, su yolları, su kemerleri, çeşme, yol, köprü, deniz feneri ve kamunun doğrudan yararlandığı bir çok eser meydana getirilmiştir. Bunların bir kısmı hizmetlerini hala sürdürmekte olup, bir kısmı da tarihi eserler arasında yerlerini almış bulunmaktadır.

 

Ağaçlandırma çalışmaları, fakirlerin cenazelerinin kaldırılması ve bayramlarda fakir çocukların sevindirilmesi de bu hizmetler arasındadır.  Tabii bunların bir kısmını, günümüzde, devlet yanında bazı siyasi partiler, onların yandaşları ve arka bahçeleri yerine getiriyorlar. Örneğin; odun-kömür, yiyecek-giyecek, çamaşır makinesi-buzdolabı dağıtmak ve aylık maaşlara bağlamak gibi.

 

Dikkat edildiğinde, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, vakıf hizmetlerinin, bugün, Belediye ve Özel İdare gibi devlete ait kuruluşlar tarafından yürütüldüğü anlaşılır. Geçmiş dönemle günümüz arasındaki en büyük benzerlik budur. Devlet, geçmişte vakıflar aracılığıyla verdiği hizmetleri, günümüzde yerel yönetimlerin sırtına yüklemiş bulunuyor. Ama her iki halde de devletin gücü ve olanaklarının kullanılması söz konusudur.

 

Osmanlı döneminde; devlet ve devleti yönetenler, kendi mülkleri olan belli ve dayanıklı mallarını ve menfaatlerini bir çıkar şartına bağlamadan fakir halka bırakmışlardır.  Vakfedilen mal, sahibinin mülkünden çıkar, satılamaz, bağışlanamaz ve miras bırakılamaz ve vakıflar üzerinden ticaret yapılamazdı.

 

Yeni yasa ile işte bu önemli hüküm ortadan kaldırılmış bulunuyor. Artık vakıflar  ticaret yapabilecek, mal ve arazileri başkalarına bağışlanabilecek, satılabilecek ve miras bırakılabilecek.

 

Bu konuda, maalesef, Osmanlı İmparatorluğu döneminde sahip olunan duyarlılığın bile korunamadığı görülüyor. Böylece, vakıf arazileri üzerinde yeni oyunların başlaması dönemi açılmıştır.

 

Vakıf arazileri konusuna derinlemesine girmek istemiyorum. Çünkü bu benim konum değildir. Ancak herkesin bildiğini sandığım şu şeyleri açıklamamın yerinde olacağını düşünüyorum.

 

Osmanlı İmparatorluğu zamanında devletin bütün arazisi padişahların, yakınlarının ve padişahların izin verdiği diğer zevatın kendi malı ve mülkü sayılıyordu. Vakıf arazilerinin satılması, bağışlanması ve miras bırakılması bu yüzden yasaklanmıştı. Bundan böyle, devlete ait olan ve bir zamanlar vakfedilmiş olan araziler, kim kapabiliyorsa onun eklinde kalacak demektir.

 

Gerek Türk ve İslam halkından olanlar, gerekse Gayrı Müslümler için durum fark etmiyor. Yağma Hasan’ın böreği var, ellerini acele tutanlar kazanacaklar. Hani ne demişler “Devletin malı deniz, yemeyen domuz”

 

Osmanlı Devleti, yukarda sayılan hizmetlerini ırk, dil, din farkı gözetmeden yerine getirmiştir. Devletin malından ve mülkünden fakirlerin yararlanabilmesini sağlamaya çalışmıştır. Vakıfların malında tüyü bitmemiş yetimlerin hakkı vardır. Ancak çıkarılan son yasa ve yapılan uygulamalarla, tüyü bitmemiş yetimlerin değil, iyice tüylenmiş olanların nemalanmasına fırsat verilmiştir.

 

 Bu konuyu neden ele aldığımı merak edenler ve “Yahu doktor, bunları yazmak sana mı kaldı, niye her işe burnunu sokuyorsun?” diyecekler olacaktır. Eğer bu konular ülkemiz için önem taşıyorsa, onları dile getirmek sadece bana değil hepimize düşen bir görevdir diye düşünüyorum. Eğer bu memlekette tüyü bitmeyen yetimler varsa, onların hakkını savunanlar da olmalıdır.

 

Gündemde “Nevşehirli Damat İbrahim Paşa” ve “Çırağan Sarayı” yer alınca , ben de bu konudaki görüşlerimi açıklama gereği duydum. Değerli Paşamıza herhangi bir saygısızlıkta bulunmak gibi bir düşüncem yok. Zamanında ülkemize büyük hizmetlerde bulunmuş değerli bir zattır. Eğer yaşıyor olsaydı benim bu yazımı onaylayacağını düşünüyorum.

 

Önümüzdeki örnek gibi daha niceleri çıkacak ortaya. Bu hususta mahkemelere intikal etmiş ve etmekte olanların olduğunu biliyorum. Ve bu konudaki görüşlerimi kalın harflerle bir kere daha açıklamak istiyorum.

 

İSTER TAŞINABİLİR MAL, İSTER TAŞINMAZ MÜLK OLSUN, VAKIFLAR YOLUYLA GÜNÜMÜZE İNTİKAL EDEN HER ŞEY DEVLETİN MALIIDIR VE BU MALDA MÜLKTE TÜYÜ BİTMEMİŞ YETİMLERİN HAKLARI VARDIR. 2008 YILINDA DEĞİŞTİRİLMİŞ OLAN VAKIF KANUNLARI YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİLMELİ VE DÜZELTİLME YOLUNA GİDİLMELİDİR. BUNU YAPMAK; DİN, İMAN VE VİCDAN SAHİBİ OLAN, VATANINI SEVEN HERKESİN GÖREVİ OLMALIDIR.

 

Saygılarımla…

Makaleyi Paylaş
Yayın Tarihi
25.10.2010
Okunma Sayısı

8839


Bu Makale için Yazılan Yorumlar

Mehmet Çiller
Sadık ağabey,iyi bir konuya parmak basmışsınız! Ama devlet ne kadar tüyü bitmemiş yetim hakkı varsa satıyor. Devletin elinde ne kaldı'ki? Gerçi öte tarafı onlar bizden daha iyi biliyorlar!* Saygılarımla.


Makaleye Yorum Yaz