“Yazmak bazen kör kuyuya taş atmaya benziyor, taşın düşme sesini duyamadığınız için siz de kalıyorsunuz öylece” demiştim geçen ayın yazısında. Tek isteğim okurlarımın düşüncelerini öğrenmekti yazdıklarımla ilgili…
Geçenlerde katıldığım bir televizyon programında da sunucunun en büyük şikayetiydi kimsenin aramaması...
Yeni kitabı çıkan bir dostum, en azından kutlama mesajı beklemişti yakın dostlarından...
Kızı yurt dışında ödül alan bir arkadaşım, ilgisizlikten yakınıyordu...
Aslında bunların hepsi de hemen hemen aynı yalnızlıklardı.
İletişim araçlarının bu denli gelişmesi ve çoğalması bir çeşit tembellik ya da bıkkınlık mı yaratmıştı?...
Tuhaf bir boşluktu aslında hissedilen... Bazen konu konuyu açtığında da örtüşen boşluklar...
Belki de birey olmaya çalışırken unuttuğumuz çok fazla şey...
Oysa ne demişti Nazım “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine...
Zor muydu?...
Teknoloji geliştikçe insanların çok daha mutlu olacağını düşünürdüm. Hayat pratikleşecek ve zaman kalacaktı paylaşmalara, anlamalara...
Olmadı olamadı…
Tüketirken tükendik belki de kimbilir...
Yine de benim hala umudum var...
“Yalnızlık Paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz” dememiş miydi Asaf...
Yalnızlıkları paylaşmayı da becerebildiysek eğer...